2 Ocak 2026, Cuma
22:18

Diyarbakır'da Ebu Ubeyde için duygusal anma ve basın açıklaması

Diyarbakır'da Ebu Ubeyde için duygusal anma ve basın açıklaması

Haber : Murat Genç / DİYARBAKIR

Diyarbakır'da Ebu Ubeyde için duygusal anma ve basın açıklaması

Diyarbakır İslami Sivil Toplum Kuruluşları, Ulu Cam önünde Ebu Ubeyde'nin mütevazı kişiliği ve direnişe katkıları hakkında açıklama yaptı.

Diyarbakır Ulu Cami önünde, İslami Sivil Toplum Kuruluşları tarafından Ebu Ubeyde'nin (gerçek adı Huzeyfe Kahlut) şehadeti dolayısıyla bir basın açıklaması düzenlendi. Hamas'ın askeri kanadı İzzeddin el-Kassam Tugayları'nın uzun yıllar sözcülüğünü yapan ve Filistin direnişinin sembol isimlerinden biri haline gelen Ebu Ubeyde'nin İsrail saldırısında ailesiyle birlikte şehit düştüğü resmen doğrulanmıştı.

Açıklamada, Ebu Ubeyde'nin hayatı, mütevazı kişiliği ve direnişe katkıları duygusal bir dille anıldı:

Diyarbakır İslami Sivil Toplum Kuruluşları’nın Ulu Cami önünde yaptığı açıklama şöyle: ”Muhammed ed-Dayf ve Yahya Sinvar gibi Kassam Tugaylarının öncü kadrosu cephede, büyük bir kararlılık ve fedakârlıkla mücadeleyi sürdürmekte; inandıkları dava uğruna canlarını ortaya koymaktadır. Şüphesiz her bir şehit lider, ardında unutulmaz hatıralar, derin izler ve ibret verici kahramanlık hikâyeleri bırakmıştır. Ancak son şehadet haberleri arasında, vicdan sahibi herkesi derinden sarsan bir isim özellikle dikkat çekmektedir: Ebu Ubeyde Huzeyfe Kahlut. Ebu Ubeyde, henüz 18 yaşındayken Şehid Komutan Abdülaziz er-Rantîsî’nin talimatıyla İzzeddin el-Kassam Tugaylarının sözcülük görevine getirilmiş; genç yaşına rağmen direnişin sesi ve sembol isimlerinden biri hâline gelmiştir.

Ebu Ubeyde’nin sesi yükselmezdi. Çünkü hakikat, onun dilinde bağırmaya ihtiyaç duymazdı. Konuştuğunda kelimeler çoğalmaz, azalırdı. Söz, onun ağzında tüketilen bir araç değil, tartılan bir emanet hâline gelirdi. Sessizliği ise uzun nutuklardan daha öğretici, daha sarsıcıydı. Bu yüzden hitabı bir propaganda dili değil, bir bilinç inşasıydı.

Onu yakından tanıyanların ortak ifadesi şudur: Ebu Ubeyde sade idi. Gösterişsizdi. Utangaç ama vakurdu. Kibar, mütevazı ve ağırbaşlıydı. Bulunduğu yerde ağırlık oluşturmaz, bilakis ferahlık yayardı. Varlığı yük değil, emniyet hissiydi. Oturuşu insanı yormaz, kalkışı iz bırakırdı. Sessizce girer, sessizce çıkardı. Ardında kalan boşluk ise doldurulamazdı. Çünkü bazı insanlar sayılarıyla değil, nitelikleriyle eksilir.

Bu şahsiyet inşasının merkezinde Kur’an vardı. Huzeyfe, küçük yaşta Kur’an’ı ezberlemişti. Fakat onu yalnızca hafızasında değil, ahlakında taşımıştı. Kur’an onun için bir metin değil, bir hayat düzeniydi. Bu yüzden gereksiz sözden sakındı, dedikodudan uzak durdu. Dili, hakikati söylemek için terbiye edilmişti. Ahlakı, konuşmasından önce gelirdi. Bu da onu kendiliğinden bir otoriteye dönüştürüyordu.

Kardeşinin tanıklığı, bu olgunluğun erken yaşlarda başladığını gösteriyor. Çocukluk ve gençlik yıllarında beraber yürüdükleri yollar, Kur’an’la yoğrulmuş bir kardeşliğe işaret eder. Fakat zamanla Huzeyfe uzaklaştı. Daha doğrusu, yükü ağırlaştıkça görünürlüğü azaldı. Hayatı sabit bir mekâna değil, sürekli bir yolculuğa dönüştü. Kendisi bunu böyle tarif ediyordu: “BEN YOLCUYUM.” Bu cümle, onun dünyayla kurduğu mesafenin de özetidir.

Arkadaşlarının tanıklığı Ebu Ubeyde’nin iç dünyasını berrak biçimde açar. Küçük bir odada, mütevazı bir yer yatağının bulunduğu mekânda çay ikram eden genç, dünyanın tanıdığı maskeli sözcüden bambaşka görünüyordu. Fakat fark şuydu: Maskenin ardında bir imaj değil, bir hakikat vardı. Yüzünde saflık, hâlinde yumuşaklık, tavrında hayâ vardı. Medyayı sevmediğini açıkça söylemesi, onun bu görevi bir arzu değil, bir itaat olarak kabul ettiğini gösteriyordu. Görev verilmişti. Kabul etmişti. Çünkü onun dünyasında itaat, ahlaki bir sorumluluktu.

Ebu Ubeyde’nin direnişi bağırmakla ilgili değildi. Onunki bir duruştu. Bir bilinç hâliydi. Hakaret etmedi. Gerçeği sulandırmadı. Kabul edilebilir kılmak için eğip bükmedi. Sözleri Filistin’in zeytin ağaçları gibiydi: derin köklü, sarsılmaz ve evcilleştirilemez.
Şehadetinden kısa süre önce gönderdiği sessiz selam, bir veda idi. Yüksek sesle yapılmamış, ama derinden hissedilen bir veda. Bilenlerin bilgeliğiyle edilmiş bir son bakış. Ardından kalan acı, yalnızca bir komutanın kaybı değildi. Bir ahlak örneğinin, bir ölçünün, bir istikametin kaybıydı.

Ailesiyle birlikte şehadete yürüdü. Eşiyle, evlatlarıyla, kardeşleriyle. Bu bir rastlantı değil, kaderin diliydi. Geride kalan İbrahim ise bir isimden öte, bir emanet olarak kaldı.

Son konuşmasında İslam dünyasının liderlerine yönelttiği söz, tarihe kazınmıştır: “AHİRETTE HASMIMIZSINIZ.” Bu bir öfke cümlesi değil, bir hesap ilanıdır. Ve bu hesap henüz kapanmamıştır.

Lider aramızdan ayrıldı. Ama liderlik bitmedi. Çünkü bazı insanlar ölür, fakat bir miras bırakır. Ebu Ubeyde’nin mirası şudur: Liderler gider, yerlerini başkaları alır.

Onun şehadeti naklettiği Abdullah b. Mubarek’ten naklettiği bu ifadeyi ne kadar da doğrulamaktadır: “Ey Harameyn’de ibadet edenler! Eğer bizim halimiz görmüş olsaydınız, muhakkak ki ibadetle oyun oynadığınızı anlardınız. Siz gözyaşıyla yanaklarınızı boyarken, bizim göğüslerimiz kanla boyanır.”

Şehadetin kabul olsun ey büyük komutan,
Şehadetin kutlu olsun ey tüm maskeleri düşüren maske sahibi,
Şehadetin kutlu olsun ey sözü ve davranışı bir olan komutan,
Diyarbakır halkı ve Selahaddin-i Eyyubi torunları olarak Gazze’yi gündemde tutmaya devam edeceğiz. Kıyamette büyük komutan Ebu Ubeyde’nin hasmı olmamak için tüm Müslümanları ve vicdan sahibi bu konuda duyarlı olmaya çağırıyoruz.

İslam dünyasının yöneticilerinde umudumuz kalmamış, ama yine bu gerçeği bir kez daha onlara hatırlatıyoruz. Allah’a yemin olsun ki, hiçbir mazeret bizi bu sorumluluktan kurtarmaz.

Özgür Mescid-i Aksa’da özgürce namaz kılmak duasıyla hepinizi Allah emanet ediyor, gelme zahmetinde bulunduğunuz için teşekkür ediyoruz.”